Filim Fircasi |
Filmleri izleyip izleyip, fikirlerimi buraya saçıyorum. |

Tekrar merhaba. Yazmaya çok uzun bir süre ara vermiştim ama bu filmin cazibesine dayanamayıp yeniden yazmaya başladım. Bu film “Infamous”.. Bu filmden size özellikle bahsetmek istedim aslında. 2006 yılına ait Infamous bir Douglas McGrath yapımı, ayrıca senaryoyu da George Plimpton’ın kitabından uyarlayan isim de yine McGrath’in ta kendisi. Film ise konusunu Truman Capote’nin yazacağı kitabı için araştırdığı iki katil zanlısı ile olan münasebetinden almış. Ve bununla ortaya yer yer dokunaklı, yer yer tuhaf bir film çıkmış.
İlk anda size ağzınızdaki suyu püskürttürecek kadar tuhaf ses tonu, garip kıyafetleri ve kısacık boyu ile Toby Jones kolay kolay ısınamayacağınız bir Truman Capote portresi çizmiş. Çok da iyi yapmış. Zira filmin bu derece etkileyici olması için ne yazık ki, Toby Jones’a kanınızın hemen kaynamamış olması gerekiyor bence. Şaka bir yana her ne kadar tuhaf olsa da altından kalkılması oldukça zor bir rolü en iyi şekilde taşımış Toby Jones, sanırım sadece bunun için bile omzumda taşıyabilirim kendisini. Üstüne belki on defa basarak övdüğüm Toby Jones’un en iyi arkadaşı rolünde ise özellikle romantik komedilerden alışık olduğumuz Sandra Bullock var. Belki ilk defa ben bu filmde kendisini bu kadar kenarda kalmış, silik bir rolde görmüştüm.. Yine bir başka yazarı canlandıran Bullock, karakterin ihtiyacı olan sakinliği ve basitliği en iyi şekilde yansıtmış. Görünüş itibariyle esasen gayet gösterişli bir kadın olmasına rağmen tüm film boyunca duruşu ve ses tonuyla Jones’un önüne geçmemeyi ve canlandırdığı Nelle Harper Lee’nin hakkını vermeyi başarmış. Ve son olarak Capote’nin araştırma konusunu oluşturan Perry Smith rolünde de sarışın 007’miz Daniel Craig’i görüyoruz. Olanca sessizliğine ani çıkışlar eklenince Craig’in canlandırdığı Perry Smith biraz sevimsiz bir karakter oluyor elbette. Ama senaryonun bu sevimsizliği örtme çabaları da sizi pek şaşırtmayacaktır sanırım.. Özellikle Toby Jones ve Daniel Craig arasındaki müthiş uyum sayesinde film bir nebze daha iz bırakıcı oluyor ve ikisini dengeleyecek kadar sakinliği de Bullock’da görüyoruz. Ayrıca yan rollerde de gayet yakından tanıdığımız isimler var. Bunlardan biri Sylvia filmindeki performansı ile zirveye çıkan Gwyneth Paltrow, bir diğeri de son zamanlarda oldukça ses getiren televizyon yapımlarından biri olan Newsroom’un tatlı sert başrolü Jeff Daniels.
Müzik seçimleri konusunda oldukça klasik ve tutucu davranıldığını görüyoruz Infamous’da. Elbette ki bu, filmin biyografi ve dram türüne dahil olmasından kaynaklı. Ayrıca Infamous’da şunu görüyoruz ki, oyuncuları müzik sayesinde filme dahil ediyorlar. En iyi örneği de bizzat sahneye çıkıp şarkı söyleyen Gywneth Paltrow, kendisinin gayet başarılı performansına ise işte bu (http://www.youtube.com/watch?v=CTRpUjl-pxI) adresten ulaşabilirsiniz. Yine filme tat katan isimlerden bir tanesi de Sarah Vaughan ve Broken Hearted Melody (http://www.youtube.com/watch?v=RfE0Lhx66Mc) ile Infamous’a dahil oluyor. Klasiklerden şaşılmamış derken abartmadığımı iyice görün diye size vereceğim son isimlerden biri de Teacher’s Pet (http://www.youtube.com/watch?v=k2c4g2THWHo) eseri ile Doris Day.
Her şeyi bir yana bırakırsak, Toby Jones’un performansı ve konunun işleniş biçimi ile gerçekten başarılı bir dram olduğunu düşünüyorum ben Infamous’ın. İnsanı aşırı dramdan baydırmadan, hikayeyi neredeyse sempatik hale getirerek bize sunmuş Douglas McGrath. Bize de izlemek ve etkilenmek düşüyor tabi. Henüz izlemediyseniz hepinizi televizyon veya bilgisayar başına davet ediyorum. İyi seyirler.

Bugün 2007 yapımı, yakın tarih/dram filmi ‘This is England’ ile buradayım. Bir tavsiye üzerine izlediğim, aşırı milliyetçiliği (ki çoğu yerde ırkçılığa dönüştüğünü söyleyebilirim) oldukça farklı işlemiş, içten bir film buldum ben. Senaryoda az da olsa kopukluklar hissettiğimi de eklemem gerek aslında.. Senaryonun ait olduğu Shane Meadows aynı zamanda filmimizin yönetmeni. Dediğim gibi ırkçılığı işleyiş yönü ırkçılığa değinen diğer filmlerden daha cesur olmuş ve bu yüzden de izlerken size farklı şeyler hissettirebilir.. Ve bu hisler zaman zaman aşırı nefrete kadar gidebilir..
Bu fazlasıyla gerçekçi hisleri bize yansıtmaları için tam anlamıyla doğru kişilerin seçildiği bir filmdeyiz yine. Çünkü bu sefer ırkçılığımız ordu ya da devlet tarafından değil, ezilmiş fakat asi vatandaş kesiminden bize yansıtılıyor. Başrolü alan tatlı ve bir o kadar kafası karışık çocuğumuz Shaun rolüyle Thomas Turgoose.. Öylesine inanılmaz bir performans sergilemiş ki film boyunca kendimizi Shaun’a sempati beslerken buluyoruz. Aslında Shaun’un benim gözlerimi doldurduğu da oldu.. Ve Shaun’un hayatına yeniden yön vermeyi deneyen, asi olduğu kadar ayakları yere de basan Woody var ki yine ayakta alkışlanacak oyunculuğu ile Joseph Gilgun tarafından canlandırılmakta. Shaun ilk anlardan da tahmin edebileceğiniz üzere biraz içine kapanık, fakat söz konusu babası olduğunda fazlasıyla ateşli bir çocuk. Eh haliyle kendisine yol yordam gösterecek birine ihtiyaç duyuyor ve tam da burada Combo’nun gelişi filmimizi tam anlamıyla This is England yapıyor. Combo, Stephen Graham sayesinde filmin en başarılı rolü olmuş diyebilirim. Konuşurken ses tonlaması, aksanındaki o keskinlik, jestlerini mimiklerini kullanışı ne yapacağını kestiremeyeceğimiz bu adamın her şeyi demek. Ayrıca filmimizi bu denli başarılı ve gerçekçi yapan etkenlerden biri de bütün oyuncuların kusursuz bir şekilde kullandığı İngiliz aksanı.. Öyle ki bazen karakterlerimizi anlamakta oldukça zorlanabiliyoruz. Yine de Turgoose, Gilgun ve yine belirtiyorum özellikle Graham’ın oyunculukları sayesinde film bizim için unutulmayacak bir film oluyor.
Yine en dikkat ettiğim şeylerden biri de film müzikleridir ki This is England’da müzik seçimleri konusunda ironiyi esas almışlar. Ve ortaya harika sahneler çıkmış. Her şey filmin girişinde savaş görüntüleri ile birlikte Al Barry and the Cimarons’dan “Morning Sun”ı (http://www.youtube.com/watch?v=EhGN7NksUpM) duymamız ile başlıyor ve bütün film aynı tadı vererek devam ediyor. Müziklerle ilgili en çok dikkatimi çeken şey, sahne geçişlerini sağlama görevi edinmeleri oldu. Böyle bir senaryo için fazlasıyla akıllıca olmuş diyebilirim. Yine filmin en bilinen müziklerinden biri de LouieLouie ve kendisi tam olarak burada (http://www.youtube.com/watch?v=gLgt39WeKWA&feature=related).
Her şeyi bir yana bırakırsak karşımızda fazlasıyla ırkçı bir film olduğunu söyleyebiliriz ve zaten yapılmak istenen de tam olarak bu. Shane Meadows korkusuz davranarak, her şeyiyle içinize işleyecek bir iş çıkarmış.. Aslında açık konuşmak gerekirse ırkçılığın bu derece cesur işlenebileceği bir film olması benim için fazlasıyla çarpıcıydı. İngiliz aksanı, harika performansları ve dürüstlüğü ile gözden kaçmaması gereken, sizde mutlaka etki bırakacak bir film olduğunu düşünüyorum. Hepinize şimdiden iyi seyirler..

Bugünün ikinci filmi olarak da sizlere bilim kurgunun azıcık ucundan alıp, popüler hafif aksiyonla birleştiren In Tıme’dan bahsetmek istiyorum.. Bilim kurgunun oldukça güzel ve farklı bir tarafını yakalayıp insan hayatı üzerine oynamışlar.. Andrew Niccol bizi alıp, para yerine zamanın geçerli olduğu oldukça zalim bir dünyaya götürüyor.. Film için hazırlanan bu dünyada zaman güç demek.. Aslında filme başladığımızda bu fikir biraz alışması zor geliyor ama alıştığımızda da filmin aynı zamanda senaristi olan yönetmenimizin gayet iyi bir nokta yakaladığını görüyoruz. Zira bir kahve için elinizdeki zamandan 4 dakika vermemiz gereken bir dünya oldukça tuhaf..
Az önce popüler aksiyon diye bir şey dedim ki, bunu söylemem şundan kaynaklanıyor film ne kadar orijinal bir hikayeyle de gelse karşımıza oyuncularından dolayı aslında tam bir gişe filmi olmuş.. Belli ki genç bayanları filme çekmek için başrolde Justin Timberlake’i görüyoruz. Yine 2011 yılında Friends With Benefits’de Mila Kunis ile karşımıza romantik komedi türüyle çıkan Timberlake, ‘fena değil’in biraz daha ötesinde bir oyunculukla filmi oldukça iyi taşımış aslında. Çünkü Will Salas rolüyle izlediğimiz Timberlake fiziksel olarak aksiyon sahnelerine oldukça uygun açıkçası.. Eh iyi bir fiziğe bir miktar asilik ve romantik bir ruh karıştırdığınızda bir gişe filmi için en uygun karakteri yakalıyorsunuz. Yapılmak istenen de bu olmuş zaten.. Nasıl ki genç bayanlar için Justin Timberlake uygun görüldüyse, beyler için de Amanda Seyfried filmin göz dolduran bayan başrolü olmuş. Seyfried benim 2004 senesinde Veronica Mars dizisiyle tanıdığım ve kısacık sahneleri olmasına rağmen kesinlikle aklıma kazıdığım bir oyuncu. Güzelliği elbette tartışılacak konumda değil fakat benim dikkat çekmek istediğim şey bu kızın yeteneği.. İnsanların dikkatini 2008’de Mamma Mia ile çeken Seyfried şu sıralar yapımcıların da gözdesi olmuş durumda ve kendisinin bu haklı yükselişini memnuniyetle izleyen insanlardan biri de benim. Canlandırdığı Sylvia Veis her açıdan zamana doymuş zengin bir ailenin, adalet yanlısı kızı.. Yetiştiriliş tarzını bir şekilde doğru bulmayan Sylvia’nın yolu Will Salas ile birleştiğinde gerçekten güzel bir ikili yakalanmış.. Bütün bu hikayeyi gişe filmi haline getirenlerin yanında bir de o keskin mavi gözleriyle Cillian Murphy’yi görüyoruz. Murphy tarafından başarıyla canlandırılan Raymond Leon, aslında ne yapacağından tam olarak emin olamayan bir karakter olmuş.. Mantığını mı dinlese, kalbiyle mi hareket etse bir türlü kestiremiyor ve bu kararsızlıkta kendisini haklı buluyorum. Aynı zamanda filmimizde The Big Bang Theory dizisinden aşina olabileceğiniz Johnny Galecki’yi ve yine dizilerden de filmlerden de tanıdığımız Olivia Wilde’ı da görüyoruz..
Craig Armstrong ise film için, filmi güzelleştirecek bir çok iş yapmış ve hikayenin gidişine birebir oturan film müzikleri ile karşımıza çıkmış.. Elbette ki müziklerimiz de bir gişe filmine uygun şekilde düzenlenmiş.. Her bir müzik kendi sahnesiyle birlikte anlam kazanıyor tabi ama filmden bağımsız olarak da benim gerçekten hoş bulduklarımdan biri de (http://www.youtube.com/watch?v=w62alllIFSA) işte bu..
Andrew Niccol “vakit, nakittir” deyimini alıp seyir keyfi gayet hoş olan bir bilim kurgu/aksiyon filmi yapmış. Seçtiği oyuncularla da filmin aksiyon seviyesini gerçekçi ve sürdürülebilir kılmış. Hikayenin orijinalliği de işin tuzu biberi olmuş.. Eh bize de canımız hikayesiyle diğer bilim kurgulardan ayrılan ve hoş bir film izlemek istediğimizde elimizi In Tıme’a atmak kalıyor tabi.. Filmi daha önce izlemiş olanlara iyi okumalar ve henüz izlememiş olanlara da iyi seyirler..

“Dünya üzerindeki tek insan, yalnız değil.. ” sloganı ile gelmişti I am Legend.. Ve ismine yakışır biçimde gerçekten türün efsane filmlerinden biri oldu. Francis Lawrence gerilimi dozunda ve gerektiğinde vererek, duygusal ve insancıl yanları da olan bir salgın/mutant filmi yapmış. Yani sadece makyaj harikası mutantları ve deli gibi korkuyu dayamamış burnumuza.. Hal böyle olunca böyle bir filmi izlemek içimizde bir yerlere dokunuyor tabi. Görsel olarak benim başarılı bulduğum ve gerçekten çok beğendiğim bir film “Ben Efsaneyim”..
Başrolü alan Will Smith zaten komediye olduğu kadar, aksiyon/gerilim türüne de oldukça hakim bir aktör, bu yüzden olsa gerek kötü eleştiri almayacak bir iş yapmış.. Canlandırdığı Robert Neville; insana ilham verecek kadar güçlü, bir o kadar da kalbinizi acıtacak kadar yumuşak bir karakter olmuş. Çünkü savaşmaktan ziyade acı çekmek ve yaralarını sarmakla uğraşıyor. E tabi ki bu arada hayatta kalmak zorunda ve bunun için sertleştiğini de görebiliyoruz. Robert Neville filmin doğası gereği iki şekilde yaşamak durumunda ve bunları gece/gündüz diye ayırabiliriz.. Gündüzleri Bob Marley dinleyip olduğu yerde dans eden, geceleri bir anda avcı ve aynı zamanda koruyucuya dönüşen bir adam. Zaten bir gerilim/aksiyon türündeki bir filmi bu derece insancıl yapan etken de bu.. Robert Neville kesinlikle saygı duyacağınız, seveceğiniz, haklı bulacağınız bir karakter olmuş.. Ona güç veren Anna rolünde ise Brezilyalı Alice Braga’yı izliyoruz. Braga daha önce Solo Dios Sabe ve City of God filmlerinde izleyip yine oyunculuğunu takdir ettiğim bir oyuncu, fakat insanlar onu daha çok I am Legend sayesinde tanıdılar. Bu da Will Smith ile birlikte oynamalarının ona kazandırdığı bir artı. I am Legend’ın ardından Adrian Brody ile oynadığı Predators ile de Hollywood’da ki yerini sağlamlaştırmış oldu zaten.. Canlandırdığı Anna rolüne de kuvvetli inancının, içindeki o ateşinin yanına kattığı masumiyet ve savunmasızlık tam kıvamında olmuş.
Film müzilkeri de bahsettiğim üzere hem insancıl tarafları olan hem de insanın içini dolduran tarzlarda hazırlanmış. İnsanın tüylerini diken diken eden James Newton Howard (http://www.youtube.com/watch?v=Ix31tAbRBuk) piyanoya ağırlık vererek insanın içini titretmiş.. Özellikle sanki bizi duygusal bir dengede tutmak için araya Bob Marley’in motive edici (http://www.youtube.com/watch?v=LanCLS_hIo4) eserlerinden kullanılmış. Müzik seçiminde de oyuncu seçiminde olduğu kadar titiz ve başarılı olunmuş.
Diyebilirim ki I am Legend Konusunu diğerlerinden ayırış tarzıyla bir fark yakalamış, ve bu farkla birlikte aksiyon filmi olmanın yanında gayet dokunaklı bir film de olmuş. Bu açıdan da izlemesi keyifli ve sizde kesinlikle iz bırakacak bir film. Will Smith ve Alice Braga’nın iş birliği sayesinde unutmanız zor olan bu filmi hala izlemediyseniz, daha fazla ertelemeyin. İyi seyirler..

Sırada kelimelere dökerken oldukça zorlanacağım bir film var.. Almodovar ve Banderas’ı, sıradışı demek az kalacak bir konuyla bir araya getiren ‘The Skin I Live In’ başka bir deyişle ‘İçinde Yaşadığım Deri’… Almodovar denildiğinde zaten aklınıza kötü bir film geleceğini sanmıyorum fakat bu sefer Almodovar inanılmaz bir şey yapmış.. Ve elbette ki bunu yaparken, klasik Almodovar olup İspanyolların yıldızını iyice parlatmış..
Filmimiz oldukça yeni; 2011 yapımı ve bahsettiğim üzere Pedro Almodovar tarafından yönetilmiş. Film kesinlikle İspanyol havası ağırlıklı ama bir miktar da Hollywood tadı var.. Bu tadı da sanırım Antonio Banderas katıyor filme. Ne yalan söyleyeyim Banderas’da öyle çok çok sevdiğim bir oyuncu değildir ama Almodovar’ın elinde öyle bir iş çıkarmış ki.. Belki de ilk defa Banderas’ı bu kadar karizmatik ve ne yaptığını bilen biri olarak gördüm. Tabi buna canlandırdığı cerrah rolü de neden olmuş olabilir. En basit ayrıntılara kadar doğru yer, doğru zaman kavramını tamamen yakalamış Banderas. Ayrıca eklemeden geçemeyeceğim, Banderas bir babanın kızı için yapabileceklerinin sınırlarını fazlasıyla zorlamış. Ama filmi bu derece değerli kılan kesinlikle performansını inanılmaz beğendiğim Elena Anaya. Tabi ki İspanyol bir oyuncu ve eminim Almodovar tarafından özenle seçildi; ki filmi izlediğinizde kendisini niye bu kadar beğendiğimi mutlaka anlayacaksınız.. Filmimizde genel olarak dram hakim fakat Almodovar gerilim ile dramı tam dozunda ayarlayıp karıştırmış. İkisi de baskın çıkmazken, ne çok fazla dramla bayılıyorsunuz ne de aşırı gerilimden betiniz benziniz soluyor..
Etkileyici sahneler için tabi ki en az onlar kadar etkileyici müzikler seçilmiş. En iyilerinden biri ise Alberto Iglessias’ın ellerinden çıkmış Petite Fleur (http://www.youtube.com/watch?v=variBwO2PEA) .. Müzik düzenlemesi genellikle klasik tarzda yapılırken, yenilikçi tarafa da el atıp elektronik altyapılardan kaçınmamışlar ki işte burada bir örneğini görebiliriz (http://www.youtube.com/watch?v=i7H5aPWLMXw).
Sonuç olarak elimizde her şeyiyle izleyeni bir kalıp alçı gibi oturduğu kanepede/sandalyede dondurabilecek, fazlasıyla etkileyici bir film var. Şu ana kadar yazdıklarımın filmin çarpıcılığını yansıtmakta yetersiz olduğunu ve mutlaka izlenmesi gerektiğini düşünüyorum ben. Hepinize şimdiden iyi seyirler.

Bugün özellikle müzikleri ile insanın içini eriten tatlı bir başarısızlık öyküsü diyebileceğim Elizabethtown’ı anlatmak istiyorum. IMDB puanı 6.3 fakat bana kalırsa özellikle Orlando Bloom’un performansı ile bir miktar daha fazla bir puanı haketmekte.. Elizabethtown’a hissedeceğiniz şey sempati olabilir, beğeni olabilir hatta filme aşık bile olabilirsiniz fakat size hissettireceği en güçlü duygu ihtiyaç olacaktır :) Kendinizi iyi hissetmek için bu filme ihtiyaç duyacaksınız :) Kendimce bu filmi hep ‘kaybetmenin en sevimli hali’ diye adlandırıyorum ben.. Daha önce de mutlaka ana fikri başarısızlık ve kaybetmek olan filmler izlediniz, çoğu da dram türüne daha yakındı muhtemelen… İşte Elizabethtown tam olarak burada, sizi üzmekten çok güçlendirerek diğerlerinden ayrılıyor :)
Öncelikle şunu söyleyeyim ki Kristen Dunst’ın oyunculuğunu genel olarak çok samimi bulmam ve kendisini ruhu güçlü rolleri oynayabilmek için çok kırılgan görünüşlü bulurum.. Fakat bu filmle kesinlikle benim sempatimi kazandı, sevmediğiniz bir oyuncu bile olsa sizin beğeninizi de kazanacağından eminim.. Olabildiğince fazla enerjiyi ve tarif edilemez bir sempatikliği bir araya getirmiş :) Ve beni ters köşeye yatırıp o kadar kırılgan bir vücudun içine sapasağlam bir ruh koymuş.. Aynı zamanda kendinizi iyi hissedip, bu sefer oldu sanırım dediğinizde işler tersine gitmeye başlıyorsa eğer Orlando Bloom size ‘aman tanrım, ben…’ dedirtecek bir şekilde tasarlanmış.. Herkesin başına-hem de üstüste- gelebilecek ne kadar terslik varsa Orlando Bloom tarafından canlandırılan Drew bunları üzerine çekmek için adeta bir paratoner olmuş :) Yine de Claire ve babası Mitch’in yardımlarıyla durumla gayet iyi başa çıkyor bence :) Susan Sarandon ise Drew’in annesi rolünde kendine öyle güzel bir yol çiziyor ki onu böylesine güçlü, bir yandan da dans ederken izlemek gözlerinizi dolduracaktır :)
Elizabethtown ayrıca oldukça başarılı bir yol filmi de sayılır, kısa süreli bile olsa yol sahneleri insanın içini rahatlatır türden olmuş, film esnasında rüzgar saçlarınızda esiyor gibi hissedebilirsiniz.. Bunu sağlayan da elbette ki özenle seçilmiş film müzikleri :) Benim özellikle sevdiklerimden biri Ulrich Schnauss’un elinden çıkmış Passing By (http://www.youtube.com/watch?v=YtpTjFDon1E) ve yine Elthon John filme (http://www.youtube.com/watch?v=R_p0lbEuKzk) bu eseriyle insanı duygulandıran bir hava katmış.. Genel olarak filmin müzikleri çok iyi seçilmiş ki bu isimlerin arasında Tom Petty, Lynard Skynard, EastMountainSouth, Kathleen Edwards, Andy Williams gibi klasikleşmiş isimler var :)
Ben Elizabethtown’ı bir yol filmi olarak kabul ediyorum sanırım.. Çünkü sadece şehirler arası değil insanlar arası yolculukları, insanın kendine yaptığı yolculukları da mükemmel bir şekilde size sunuyor.. İnsanların kırıklıklarını, başarısızlıklarını sevimliliğe dönüştürebilen çok başarılı bir film olmuş :) Umarım siz de Elizabethtown ile kendinize ufak bir yolculuk yapabilirsiniz, iyi seyirler :)
Bugünün ve aynı zamanda bloğumun ikinci filmi olarak Russell Crowe ve son zamanlarda çok çok beğendiğim Marion Cotillard’ı bir araya getiren naif ve fazlasıyla keyifli ‘A Good Year’ı seçtim :) Şarap, güzel kadın, zeki ve romantik erkeği bir araya getiren ama bunu yaparken kesinlikle vıcık vıcık bir kıvama gelmeyen A Good Year çekildiği mevkiiler sayesinde inanılmaz bir seyir güzelliği yakalamış ve bunu da oldukça iyi kullanmış açıkçası.. İnsanı kısa bir süre de olsa tıpkı Max’i yaptığı gibi şehrin o buzdolabı soğukluğundan ve iş hayatının acımasızlığından alıp resmen bir tatile çıkarıyor :) Max Skinner rolünde izlediğimiz Russell Crowe kesinlikle mükemmel bir iş çıkarmış.. Gladiator’le alışık olduğumuz Crowe’un bu sakinliğe aç yüzünü, bu değişimini görmek oldukça hoş olmuş :) Bu çok bilmiş, zeki ve inatçı adamın Fransa’nın güzelliğine, şaraba ve aşka boyun eğmesi o kadar güzel ve eğlenceli anlatılmış ki :) Aslında tam olarak boyun eğdiğini de söyleyemem ama ona uygun kelimeyi de bulamıyorum sanki, ama filmi izlediğinizde bu adı koyulamayan duyguyu sizin de sezeceğinize eminim.. Marion Cotillard’a gelirsek.. Canlandırdığı Fanny’yi tarif etmek için huysuz ve tatlı kadın demek yeterli ki bunu da ancak Marion Cotillard’ın o muzip renkli gözleri ve güzel burnuyla sağlayabilirlerdi gibi geliyor :) Ve bir de Max Skinner’ın çocukluğunu canlandıran Freddie Highmore var tabi filme tat katan.. Kendisini kesinlikle ilk görüşte sevdiren bu çocuğu Arthur ve Minimoylar’da veya Charlie’nin Çikolata Fabrikası’nda da izleyebilirsiniz ayrıca :)
Dedim ya insanı şehirden alıp tatile götüren bir film diye, tatile Fransa’nın en güzel bağlarıyla süslenmiş bir yerine, bakmaya doyamayacağınız bir eve götürüyor sizi A Good Year.. Sırf o evin geçirdiği değişim için bile izlenmeye değer açıkçası.. Film boyunca size ve manzaraya eşlik eden (http://www.youtube.com/watch?v=YtpTjFDon1E) böyle ince dokunuşlu şarkılar da filme ayrı bir keyif katıyor.. Ve tabi ki şarap ve iyi bir şarabın size getirdikleri yine bu filmi izlemeniz için başka bir neden :)
Son olarak şunu söyleyebilirim ki, A Good Year özellikle bir kış gecesi izlemenizi tavsiye edebileceğim bir film. İnsanı hırslarından arındırıp, biraz gevşeyip hayattan keyif almaktan kimseye zarar gelmeyeceğini Crowe ve Cotillard’ın iyi oyunculuklarıyla size gösteriyor.. Umarım izlerken en az benim kadar keyif alırsınız, iyi seyirler :)
Bir kaç güzel kare paylaşmak istedim sizinle bu ‘Leon the Professional’ filminden :) İzlemeyenler az da olsa fikir edinebilir sanırım…


İşte bunlar da farklı sahnelerden bir kaç kare :) Bir kaç farklı fotoğraf için daha şuraya bir uğrayabilirsiniz ——> https://twitter.com/#!/FilimFircasi :)
Dün gece Twitter’da da bahsettiğim üzere kültlerden girip, fikirlerimi sizinle paylaşmak istiyorum açıkçası. Kült film denilince aklınıza beş, on film geliyorsa biri mutlaka ‘Leon The Professional’ olsa gerek.. Ki kendisi benim listemin başını çekmekte :) Hala izlemeyenleriniz olduğunu hiç sanmıyorum ama ne olur ne olmaz ufak bir bilgi vereyim ben bu Leon abimiz bir adet tetikçi ki kendisini mükemmeli kırk kere aşmış performansıyla Jean Reno canlandırmakta.. Oyuncu kadrosu elbette ki oldukça başarılı seçilmiş.. İlk kez izleyecek olanlar eğer ‘bu ufaklık bir yerlerden tanıdık sanki’ diye düşünüyorsa o güzel dudakları olan kız Natalie Portman’ın ta kendisi :) Ufak yaşına rağmen inanılmaz bir ışık varmış zaten o zamandan kaşını gözünü oynatışı, bakışları, duruşu.. Her şeyiyle bu film için yaratıldığını düşünüyorum açıkçası :) Bu arada unutmadan filmin Luc Besson tarafından yönetildiğini ve 1994 yapımı olduğunu da ekleyeyim… Konu filan anlatıp her hangi bir yerden bulabileceğiniz şeylerle sizi sıkmak istemiyorum ayrıca ama kadronun birbirine uyumu o kadar iyi yakalanmış ki anlatılamaz bir çekim var filmde.. Neyse, filmi izlemeye başladığınızda gözünüze ilk çarpan zaten Leon’un sakin ruh hali oluyor, otomatik olarak bir sempati doğuyor içinizde. Leon bir çok açıdan ruhunuza dokunabilecek bir karakter olarak şekillendirilmiş fakat Jean Reno’dan başkası bu kadar başarılı olabilir miydi bilemiyorum.. Belki de Jean Reno değil de bir başkasını izleseydik Leon rolünde, bu filmi bir kült olarak göremezdik. Mathilda ile tanıştığınızda ise hayatın bir çocuk için ne kadar zor olabileceğini, o çocuğun bir şekilde büyümek zorunda olduğunu görüyorsunuz. Aynı zamanda Mathilda’nın inanılmaz sevgisiyle beslenen koskocaman bir adamın içindeki o ufacık çocuğu da açıkça görebiliyorsunuz. Zaten Leon’u kült yapan da bu etkileşim ve bunun size hissettirdikleri sanırım. Hani diyorum ya oyuncu kadrosu çok kaliteli diye, işte o oyunculardan biri de Stansfield rolüyle ne sevebildiğiniz ne de nefret edebildiğiniz Gary Oldman :) Sanırım krem rengi takım elbisesi ve düzgün dudaklarının kenarında duran sigarasıyla koridorda dikilen Stan’e anca saygı duyulabilir diye düşünüyorum :) Zaten Gary Oldman’ın kumral olmasından mıdır yoksa o tuhaf umursamaz bakışlarından mıdır nedir hiç bir zaman ismini koyamadığım bir ağırlığı, bir karizması olduğuna inanırım.
Neredeyse her repliği, her sahnesi, oyuncularının her bir mimiği ile benim hayatımda özel bir yeri var Leon’un ve hala her izlediğimde kendimi tutamaz mutlaka ağlarım.. Leon tuhaf bir şekilde baba gibidir hep, kız çocuklarının ilk aşkı gibidir.. Yeri gelir kendisinden kıskanırsınız onu.. Bilirsiniz ki hep yanınızda, kaybetmekten ölesiye korkarsınız çünkü her şeyiniz odur. Eli ne kadar kana bulanırsa bulansın bütün o masumiyeti asla uçup gitmez.. İnancınızı tazeleyen bir yanı da vardır Leon’un bence.. Samimiyeti öyle bir işler ki içinize, inanırsınız :)
Leon’u böylesine özel kılan şeylerden biri de inanılmaz başarıyla seçilmiş film müzikleri aslında. Herkes bu filmi Sting’in artık duymayan kalmamış Shape of My Heart şarkısıyla özleştirir tabi ki (dinlemek isteyenler için; http://www.youtube.com/watch?v=A6by9nOo4BQ) fakat Björk’ün de filme o kadar iyi katkıları olmuş ki gözden kaçırmak imkansız.. Özellikle Venus as a Boy eseri kesinlikle Leon’u tarif eden ve Björk’e özgü o tuhaf tarzıyla insana kendini dinledikçe sevdiren bir şarkı olmuş (o da burada; http://www.youtube.com/watch?v=ZaxUZH0cbhM). Ayrıca en etkileyici sahnelere ayrı bir tat katan ve seyir zevkini katlayan iki adet esere daha işte buradan ulaşabilirsiniz——> (http://www.youtube.com/watch?v=fR1UsEbuilM) (http://www.youtube.com/watch?v=qc6e8NOswOg).
Artık ‘Leon the Professional’ı izlemeyen kaldığını sanmıyorum başta da dediğim gibi fakat eğer henüz bu mükemmel filmi izlemeyenleriniz var ise en kısa sürede Leon, Mathilda ve Stan ile tanışmalarını diliyorum :) Yazıyı okuduktan sonra tekrar izlemek isteyenlere de, ilk kez izleyecek olanlara da iyi seyirler şimdiden :)
Herkese merhabaa :) Sinemayı seven, bol film izleyen bi insan evladıyım. Sevdiğim filmleri başkalarına sevdirmeyi içten içten çok istesem de pek bi çabam olmadı bugüne kadar. Ama artık içimde tutmakta oldukça zorlanıyorum :/ Bundan sonra buradan izlediğim her filmle ilgili eleştirelden çok yorumsal bir takım fikirlerimi beyan edeceğim :) Kült olmuş filmlerden, kıyıda köşede kalmış filmlere.. Kimsenin izlemediklerinden, herkesin dilinden düşmeyen filmlere.. Her fırsatta bi film yorumu yapmak için çılgıncasına buraya geleceğim :) Önce tabi ki daha öncelerden izlediklerimle başlarım diye planlıyorum çünkü izlenecek filmlerimin listesi uzun acıcık :D Tekrardan hepinizi selamlıyorum, ilk film yorumumda görüşmek üzereee !!!